Fashion

Technology

Fashion

Recent Posts

Amerikan İstisnacılığı

01:19 Add Comment

Amerikan Politikası, özellikle de Amerikan Dış Politikası üzerine çalışanlar için “Amerikan istisnacılığı” (American exceptionalism) tanıdık bir kavramdır. Bu kavram, tarihte birçok farklı kişi tarafından olumlu veya olumsuz anlamlarda ve farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bu nedenle, bu kavram etrafında şekillenen yoğun bir anlam kümesinden söz etmek doğru olacaktır. Ancak bu kavram kümesi dikkatle incelendiğinde, bu terimin temelde 2 anlamda kullanıldığı görülebilecektir.

“Amerikan istisnacılığı” terimiyle anlatılmak istenen ilk olgu, ultra-liberal olarak nitelendirilen Amerikan siyasal sistemi ve ekonomik yapısının diğer ülkelerden daha farklı olmasıdır. Başkanlık sistemi, federal yapısı, 2 kamaralı Kongre’si, kendisine özgü siyasi gelenek ve akımlarıyla, Amerika Birleşik Devletleri, hakikaten de dünyadaki birçok ülkeden daha farklı bir çizgidedir. Ancak, aslına bakılırsa, tüm dünya ülkeleri birbirlerinden farklı siyasal sistemlere sahiptirler. Dolayısıyla, bu terimle anlatılmak istenen istisnacılık (exceptionalism), bunun ötesinde bir anlama sahip olmalıdır. İşte bu anlamı veren ve terimin içini dolduran ikinci olgu ise, ABD’nin, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere diğer ülkelerden farklı ve onların geçmiş hatalarından ders alarak kurulmuş yeni bir siyasi sistem olması nedeniyle, Avrupalı kuzenlerinden daha ileride, daha liberal ve başarılı bir model oluşturması, bu nedenle de dünya siyasetinde öncü bir rol oynamaya hakkının olmasıdır. Yani bu ikinci ve daha yaygın kabul gören anlamıyla, istisnacılık, üstünlük anlamında bir nitelik de taşımaktadır. Bu kavram, daha çok ABD’ye yerleşen Anglo-Sakson kökenli Püriten Hıristiyanların (Protestan gruplar) geliştirdiği ve “yeni dünya”da adeta İncil temelli vaad edilmiş topraklara (İsrail) benzeyen üstün bir medeniyet kurma düşüncesine dayanmakta ve teokratik olarak da güçlü bir temele oturmaktadır.[1] Bu anlamıyla, ABD’nin, dünya siyasetinde kendisine mesiyanik bir rol yüklediği dahi iddia edilmektedir.

Bu ikinci anlam etrafında şekillenen değer yargıları ve Amerikan milli kimliği ise, Amerikan Dış Politikası’nın şekillenmesine ciddi oranda katkı yapmaktadır. Ancak bu noktada, Amerikan Dış Politikası’ndaki uluslararası müdahaleci (internationalist interventionist) ve içe kapanmacı (isolationist) eğilimleri tetikleyen yine 2 farklı algılama bulunmaktadır. Şöyle ki; “exemplary exceptionalism” (örnek istisnacılık) adı verilen yaklaşımda, ABD’nin serbest piyasa ekonomisi ve siyasal liberalizmden kaynaklanan üstünlüğünün bir model olarak diğer dünya ülkelerine sunulması ve daha çok yumuşak güç unsurlarının ve diplomasinin kullanılması ön plana çıkarılmaktadır. Obama yönetiminin, Afganistan ve Irak savaşları nedeniyle yorgun düşen ve dünyada değer kaybeden Amerikan istisnacılığını toparlamak adına son yıllarda bu tarz bir eğilime yöneldiği kolaylıkla fark edilebilir. “Missionary exceptionalism” (misyoner istisnacılık) adı verilen ikinci yaklaşımda ise, ABD’nin üstünlüğünün yalnızca bir rol model olarak sunulması değil, bunun dünyaya ihraç edilmesi, yayılması ve özellikle bağımsızlık ve özgürlük arayışındaki halklara destek olunması yolunda aktif bir dış politika izlenmesi ve dış müdahaleciliğin meşrulaştırılması görülmektedir.

Birçok siyasal gözlemci, ABD kamuoyunun adeta bir sarkaç gibi zaman zaman bir tarafa, zaman zaman diğer tarafa yöneldiğini iddia etse de, aslında İkinci Dünya Savaşı’ndan beri (Pearl Harbour Baskını), Amerikan dış politikasında müdahalecilik eğilimleri genelde ağır basmaktadır. Bu noktada, Demokrat ve Cumhuriyetçi Başkan ve iktidarlar arasında farklılaşan bir konu, müdahalelerin kapsamı ve niteliğidir. Cumhuriyetçi iktidarlar, genelde kapsamlı askeri müdahaleleri ve cephe savaşlarını tercih eder ve Amerikan Ordusu’nu daha aktif bir şekilde kullanırken (Baba ve oğul Bush dönemlerindeki Körfez Savaşları akla gelebilir), Demokrat iktidarlar, çoğunlukla, kısıtlı askeri operasyonları (Bin Laden’in öldürülmesi vs.) ve yumuşak güç unsurlarının (diplomasi, ekonomik baskılar) etkin kullanımı ile birlikte istihbarat faaliyetlerini tercih etmektedirler.

Amerikan istisnacılığı, 19. yüzyıldan başlayarak Amerikan siyaseti ve dış politikada sık sık propaganda ya da eleştiri konusu yapılmıştır. Son örnek, 2012 Başkanlık seçimleri kampanyasında Cumhuriyetçi Parti adayı Mitt Romney’nin, Demokratların adayı Barack Obama’yı “Amerikan istisnacılığı konusunda Amerikan halkı ile aynı değerleri paylaşmamakla” suçlaması olmuştur.[2] İlginç bir şekilde, Sovyet diktatörü Joseph Stalin, 1929 yılında Amerikan istisnacılığına ilk vurgu yapanlardan olmuştur. Stalin öncesinde bu terimi kullanan en önemli kişi ise, bu ülkeyi 1830’larda ziyaret eden ve Amerikan demokrasisine hayran kalan Fransız aristokrat Alexis de Tocqueville olmuştur. 1960’ların başlarında Başkan John Fitzgerald Kennedy’nin bazı konuşmalarında da, ABD’nin kendisine üstlendiği kurtarıcı rolü ve üstünlük pozisyonunun etkileri görülebilir. Bu durum, Soğuk Savaş koşullarında ABD’nin Batı Bloğu’nun liderliğini üstlenmesi nedeniyle, doğal olarak güçlenmiştir. Ronald Reagan ve George W. Bush’un birçok konuşması, “istisnacılık” terimi doğrudan kullanılmadan bu hissin Amerikan halkına verildiği önemli metinlerdir.

Ancak bu kavram etrafında şekillenen siyasal duruşun, bir anlamda diğer halk ve devletlere yönelik bir üstünlük düşüncesi içermesi ve dış politikada müdahaleci eğilimleri güçlendirmesi nedeniyle, ABD içerisinden ve dünyadan bu yaklaşıma çeşitli eleştiriler ve tepkiler de yükselmektedir. Örneğin, ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında Amerikan istisnacılığına şüpheyle yaklaştığını belirten bir konuşma yapmıştır. Obama’nın bu yaklaşımının, müdahalecilik karşıtı dış politika çizgisiyle de uyumlu olduğu belirtilmelidir.

Bu noktada yapılan eleştiriler, elbette haklı ve oldukça güçlüdür. Ancak dünya tarihi ve özellikle büyük güç ilişkileri, bu tarz yaklaşımların realist perspektifte bir karşılığının olmadığını göstermektedir. Zira tarih boyunca, genelde başat güç (dominant power) olarak adlandırılan çeşitli medeniyetler var olmuş ve diğer ülkelere belli ölçülerde üstünlük sağlayabilmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu, İspanya Krallığı, Britanya İmparatorluğu, Napolyon Fransa’sı ve Sovyetler Birliği, bunu bir ölçüde başarabilmiş devletlere örnek olarak gösterilebilir.

Dolayısıyla, bugün dünya siyasetinde ABD hakimiyetinin azalması, dünyada eşitliğe dayalı yeni ve daha dostane ilişkilerin kurulacağı anlamına gelmeyebilir. Tam tersine, ABD’nin liberal demokrasiye dayalı sistemi yerine, SSCB deneyimine benzer şekilde, Çin’in tek partili ama sosyal piyasa ekonomisine dayalı sistemi ya da Rusya’nın otoriter tek adam yönetimi dünyadaki hakim paradigma haline gelebilir. Zira dünya tarihinde savaşların, çatışmaların ya da sorunların olmadığı tek bir yıl dahi yaşanmamıştır. Böyle bir durumda, başat gücün çok pasif bir pozisyon alması, genelde onunla rekabet eden ve ona meydan okuyan (challenger) güçler tarafından bir zayıflık göstergesi olarak da okunabilir. Nitekim Rusya’nın son Suriye hamleleri, IŞİD vahşeti, Suriye devlet terörü ve Suriyeli mülteci sorunlarını çözemeyen ve bölgeye istikrar getiremeyen ABD’ye karşı olarak yapılmış akılcı adımlar olarak görülebilir. Zira bu sayede Rusya ve lideri Vladimir Putin, dünya siyasetinde “oyun kurucu” ve “sorun çözücü” bir lider olarak algılanmakta ve birçok ülkeden ve lobiden destek almaktadır. Dolayısıyla, Hegemonik İstikrar Teorisi’nin de iddia ettiği üzere[3], lider olduğunu iddia eden ülkenin bölge ve dünya siyasetine istikrar ve düzen getirmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, Amerikan istisnacılığını kabul etmek ya da reddetmek yerine, dünya gerçekleri doğrultusunda sistemsel analizler yapmak daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Dış politika, çoğunlukla eşitlikçi-özgürlükçü idealler değil, ulusal çıkarlar ve güç dengeleri etrafında şekillenen bir akıl ve güç mücadelesidir. Bu nedenle, Amerikan liderliği sorgulanırken, alternatiflerin cazibesi de iyi incelenmelidir. Zira ABD'nin hatalı ve bazı konularda gerçekten de çifte standartlara dayalı yaklaşımı, yine de unutulmamalıdır ki, demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü ve serbest piyasa ekonomisi gibi doğru değerlere dayanmaktadır. Oysa ABD'nin güç kaybettiği bir sistemde, bu değerlerin yerini daha farklı ve kötü kriterler alabilir. Ayrıca yine bu konuda, yazıda bahis konusu yapılan ABD içerisindeki farklı yaklaşımların yakından ve canlı canlı incelenmesi için, 2016 ABD Başkanlık seçimleri adeta bir laboratuvar işlevi görecektir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKLAR
[1] Bakınız; Hilde Eliassen Restad (2011), “The Past in Political Science: American Exceptionalism and U.S. Foreign Policy”, Norwegian Institute of International Affairs (NUPI), A paper presented to the ECPR conference, Reykjavik, Iceland, August 2011, http://ecpr.eu/filestore/paperproposal/b794a228-2972-4fc7-ae16-3b309e417416.pdf.
[2] Uri Friedman (2012), “American Exceptionalism: A Short History”, Foreign Policyhttp://foreignpolicy.com/2012/06/18/american-exceptionalism-a-short-history/.

Le Congres du Parti de l’Unité Nationale en Octobre 31, 2015

11:59 Add Comment
,

Le congres du parti l’Unité Nationale (UBP) de la République Turque de Chypre du Nord sera organisé le 31 octobre 2015. L’élection du nouveau leader du parti aura lieu pendant le congrès.

Le parti de l’Unité Nationale (UBP) est le premier parti politique cypriote turc. Fondé en 1975 par Rauf Denktaş, le premier Président de la République, le parti a gouverné le pays par de longues années depuis 1983. Après Denktaş, Derviş Eroğlu a dirigé le parti en devenant Premier Ministre et Président de la République. Denktaş et Eroğlu étaient des figures nationalistes et ils s’opposaient à une solution dans l’île, à un accord  avec les cypriotes grecs. Mais ces dernières années le parti de l’Unité Nationale s’est transformé, en un parti pro-européen comme les autres partis du centre et centre-droit en l’Europe. Le parti est encore composé de politiciens nationalistes, libéraux et conservateurs mais défend toujours le sécularisme. L’UBP est devenu le partenaire de la coalition du parti Républicain Turc (CTP) il y a quatre mois et a obtenus cinq ministres dans le cabinet.

Hüseyin Özgürgün

Le leader, et le favori pour la présidence du parti, est Monsieur Hüseyin Özgürgün. Né en 1965, Monsieur Özgürgün est jeune mais aussi expérimenté. Il a été le Premier Ministre du pays pour 4 mois en 2010 et le Ministre des Affaires Etrangères pour 4 années entre 2009 et 2013. Venant d’un background de footballeur comme le Président de la Turquie Monsieur Recep Tayyip Erdoğan, Monsieur Özgürgün va probablement défendre son fauteuil comme chef du parti. Les autres candidats ont critiqué Özgürgün pour avoir accepter de nouveaux membres -approximativement 10.000 nouveaux membres- avant le congrès pour garantir sa victoire.


Les autres candidats

Les autres candidats incluent Monsieur Ersin Tatar, l’ancien Ministre de la Trésorerie, Monsieur Zorlu Töre, député de l’UBP, fameux  pour ses idées nationalistes, Monsieur Ünal Üstel, l’ancien vice-président du parlement, Monsieur Ersan Saner, Monsieur Nazım Çavuşoğlu et Monsieur Oğuz Ceyda. Les autres candidats ont peu de chances mais l’opposition de Derviş Eroğlu, l’ancien chef du parti et le Président précédent de la République, au leadership d’Özgürgün peut augmenter les chances de l’opposition. Monsieur Eroğlu est critique du leadership d’Özgürgün parce qu’il pense que son parti n’a pas bien supporté sa campagne présidentielle il y a quelques mois contre Monsieur Mustafa Akıncı. Mais Monsieur Eroğlu est maintenant à la retraite et son pouvoir ne semble pas suffisant pour renverser Özgürgün.

Dr. Ozan ÖRMECİ

National Unity Party to Hold Its Congress on 31 October 2015

06:35 Add Comment

Coalition partner of the ruling Republican Turkish Party (CTP) in Turkish Republic of Northern Cyprus, National Unity Party (UBP), will hold its congress on 31 October 2015. The congress will witness a presidential race between 7 candidates including the current chair of the party Mr. Hüseyin Özgürgün.

National Unity Party[1] is the oldest political party in TRNC, associated with the founding leader of the republic, Mr. Rauf Denktaş[2]. The party was established on 11 October 1975, even before the proclamation of the republic in 1983. The party is a secular center-right party similar to center-right tradition parties in Turkey (Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal's parties) and British Conservative Party; incorporating conservatism, liberalism and nationalism. The party was advocating the independence of TRNC and even unification with Turkey in the early years. Mr. Denktaş and its successor Mr. Derviş Eroğlu were known as nationalist figures who are completely against a settlement plan in the island. However, in recent years, the party transformed itself into a pro-European center-right party and now does not reject a settlement categorically. On the other hand, the party still continues to defend the rights of Turkish Cypriot minority and proposes a just solution based on confederalism to Cyprus Dispute. The party is the coalition partner of CTP since July 2015 and holds 5 ministers in the cabinet.[3]

Hüseyin Özgürgün

The current chair of the party, Mr. Hüseyin Özgürgün, a young politician coming from sportsman background similar to Islamist Turkish President Mr. Recep Tayyip Erdoğan, is the clear favorite before the elections. Born in 1965, Mr. Özgürgün is a young, but an experienced right-wing figure. He was the acting Prime Minister of TRNC between 23 April and 17 May in 2010. He also served as the Foreign Minister of the country between 2009 and 2013, nearly for 4 years. He serves his fifth term in the parliament as a deputy of Nicosia (Lefkoşa). Mr. Özgürgün is criticized by other candidates for accepting approximately 10.000 new members who will be eligible for voting in the congress. Thus, he is the clear favorite before the elections.

Other candidates

Among the other candidates, the most important names are Mr. Ersin Tatar, former Minister of Finance, Mr. Zorlu Töre, a well-known nationalist deputy of the party and Mr. Ünal Üstel, the former vice chairman of TRNC parliament.[4] The other 3 candidates are Mr. Ersan Saner, Nazım Çavuşoğlu and Oğuz Ceyda. Previous President of the Republic, Mr. Derviş Eroğlu on other hand, though tries to act as a moderating party authority, does not give very warm signals to Özgürgün’s leadership. Eroğlu is critical of Özgürgün and his party’s lack of support given to his Presidential campaign in the elections that took place few months ago.[5] Eroğlu is still a respected figure among the party members, but his power is rather limited now and his criticism might not be a big problem for Özgürgün.  Thus, Mr. Özgürgün will probably win the congress and continue to lead his party.  


Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

[5] Eroğlu lost this election to Mustafa Akıncı in the second round. See; http://politikaakademisi.org/turkish-cypriots-elect-mustafa-akinci-as-their-new-president-of-the-repunlic/.   

Transparency International 2014 Dünya Yolsuzluk Algısı Araştırması

03:24 Add Comment

1993 yılında kurulan Berlin merkezli sivil toplum kuruluşu Transparency International’ın[1] (Uluslararası Şeffaflık Örgütü), 1995 yılından beri her sene yayınladığı ve dünyada gündem yaratan Dünya Yolsuzluk Algısı raporlarının 2014 yılı versiyonu, geçtiğimiz günlerde kurumun web sitesinden yayınlandı[2]. Oldukça titiz hazırlanmasına karşın, sadece ülkelerdeki yolsuzluk algısını ölçebildiği ve buzdağının yalnızca görünen kısmıyla ilgilendiği için eleştiri konusu yapılan[3] bu raporlar, yine de yakından incelenmeyi hak ediyor.

2014 yılı Dünya Yolsuzluk Algısı araştırması raporu (Kırmızıdan sarıya yolsuzluk oranı düşüyor)

2014 yılı raporu incelendiğinde; listenin daima en üst sıralarında yer alan Danimarka’nın, 3. sene üstüste dünyanın yolsuzluk algısı en düşük ülkesi olmayı başardığı görülmektedir. Yüksek yaşam standartlarının yanında, demokrasisi de kurumsallaşmış bir ülke olan Danimarka, son yıllarda yükselen aşırı sağ hareketlere karşın yolsuzluk konusunda temiz sicilini koruyan bir ülkedir. Listede Danimarka’yı Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, Norveç, İsviçre, Singapur, Hollanda, Lüksemburg, Kanada, Avustralya, Almanya, İzlanda, Birleşik Krallık, Belçika, Japonya, Barbados, Hong Kong, İrlanda ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler izlemektedir. Listenin ilk 20’sindeki ülkelerin 12’si Avrupa’dayken, 2’si Okyanusya’dan, 3’ü Asya’dan, 2’si Kuzey Amerika’dan ve 1’i Güney Amerika’dandır. Bu da, genel olarak Batı ülkelerinde yolsuzluk konusu üzerinde titizlikle durulduğu ve halkın bu konuda devletlerine güven duyduğunu göstermektedir. Ancak Bulgaristan, Yunanistan, İtalya, Romanya ve Sırbistan gibi bazı Avrupa ülkelerinde (69. sırada yer almaktadırlar), durumun hiç de parlak olmadığı görülmektedir. Türkiye ise, 64. sırada yer alarak bu adı sayılan Avrupa ülkelerinden iyi bir sırada yer almakta, ancak yine de listenin ortalarında bulunması sebebiyle durumu pek parlak olarak kabul edilmemektedir. Müslüman nüfusu yoğun ülkeler arasında ilk sırayı ise 25. sırada yer alan Birleşik Arap Emirlikleri almaktadır. Hemen ardından gelen Katar da (26. sırada), bu alanda başarılı bir ülke görünümündedir.

Listenin en alt sıralarına bakıldığında ise; yolsuzluk algısının en yüksek olduğu ülkeler Somali, Kuzey Kore, Sudan, Afganistan, Güney Sudan, Irak, Türkmenistan, Özbekistan, Libya, Eritre, Yemen, Venezuela, Haiti, Gine Bissau, Angola, Suriye, Burundi, Zimbabve, Myanmar (Burma) ve Kamboçya olarak sıralanmaktadır. Bu ülkelerin çoğu Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya bölgelerinde yer almaktadır. Bu durum da, ekonomik geri kalmışlığın aslında yolsuzluk ve devlete güvensizlik gibi birçok farklı sorunu da beraberinde getirdiğini ortaya koymaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; https://www.transparency.org/.
[3] Bir örneği için; Alex Cobham (2013), “Corruption Perceptions”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 14.10.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2013/07/22/corrupting-perceptions/.

Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması

02:32 Add Comment

Başkanlık koltuğundaki son yılına giren Barack Obama, belki de son büyük başarısını Trans-Pasifik Ortaklığı (Trans-Pacific Partnership) adı verilen ve 12 ülkeyi kapsayan dev ticaret anlaşmasını finalize ederek sağladı.[1] ABD’nin Atlanta kentinde yapılan son müzakere turunda sağlanan mutabakat, 12 üye ülkenin Ticaret Bakanlarının katılımıyla düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna duyuruldu. Bu yazıda Trans-Pasifik Ortaklığı anlaşmasının içeriğini ve jeopolitik açıdan önemini açıklamaya çalışacağım.

Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan 12 ülke (Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, ABD, Vietnam) arasındaki ekonomik bariyerleri kaldıracak olan Trans-Pasifik Ortaklığı[2], temellerini 2002 yılında Yeni Zelanda, Singapur ve Şili arasında imzalanan Pasifik 3 (P3) anlaşmasından almaktadır.[3] Daha sonra Yeni Zelanda, Singapur, Şili ve Brunei arasında 3 Haziran 2005 tarihinde imzalanan ve 2006 yılında yürürlüğe giren Trans-Pasifik Stratejik Ekonomik Ortaklığı ya da Pasifik 4 (P4) adıyla bilinen serbest ticaret anlaşması, P3’ü bir adım ileri taşımıştır. Bu anlaşmalar, üye ülkeler arasında gümrük vergilerini 2006 yılına kadar yüzde 90 oranında, 2015 yılında ise tamamen kaldırma ilkesine dayanmaktaydı.[4] Anlaşmanın daha önemli bir seviyeye gelmesi ise, 2008 yılında ABD’nin bu platforma dahil olmasıyla mümkün olmuştur.[5] 2008 yılında Avustralya, Vietnam ve Peru, 2010 yılında Malezya, 2012 yılında Meksika ve Kanada, 2013 yılında ise Japonya bu sürece katılmışlardır.[6] Anlaşmaya yakın bir gelecekte Filipinler, Tayland, Güney Kore ve Tayvan’ın da katılması beklenmektedir.[7]

Yıllar süren müzakereler neticesinde geçtiğimiz gün açıklanan anlaşma, dünya ekonomisinin yüzde 40’ını oluşturan 800 milyon insanın kaderini etkileyecek tarihi nitelikte bir ekonomik girişimdir.[8] Johns Hopkins Üniversitesi Ekonomi Profesörü Michael Plummer ve Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü ekonomisti Peter Petri’nin ortak araştırmalarına göre; TPP’nin ABD ekonomisine net getirisi yıllık 77 milyar dolar olarak ifade edilmektedir.[9] Anlaşma ile, dünya ekonomisine de yıllık 295 milyar dolarlık ekstra kazanç yaratılacağı belirtilmektedir.[10] Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için, ABD Kongresi ile beraber diğer 11 ülkenin parlamentosunca da onaylanması gerekmektedir. Ancak bu sürecin o kadar kolay olmayabileceğini belirtenler de vardır. Zira anlaşmadan farklı ekonomik çıkar gruplarının olumsuz etkilenmesi söz konusu olabilir.


Trans-Pasifik Ortaklığı anlaşmasına katılan ülkeler

Anlaşmayla ilgili ciddi eleştiriler de mevcuttur. Örneğin, 2016 yılındaki Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin adayı olması beklenen Hillary Clinton, Amerikan işçilerini ve çevreyi korumak ve ulusal güvenliği geliştirmek konusunda anlaşmanın gerekli yüksek standartları sağlayamadığını savunmaktadır.[11] Demokratların bu çekincelerinin, büyük ölçüde partinin geleneksel reflekslerine dayandığı ifade edilmektedir.[12] Bu nedenle, Demokrat bir Başkan olan Obama’ya, bu konuda Cumhuriyetçi Parti temsilcilerinden daha yoğun destek verildiğini görmek şaşırtıcı değildir.[13] Social Europe dergisinde anlaşmayı değerlendiren ünlü ekonomist Joseph Stiglitz ve Adam Hersh ise, bu anlaşmanın lobi gruplarının baskısıyla yapıldığını ve tam olarak serbest ticareti amaçlamadığını iddia ediyorlar.[14] Yazarlara göre; başta ilaç şirketleri olmak üzere birçok sektördeki dev firma, bu anlaşma sayesinde halklar üzerinde daha büyük güce sahip olacaklar. Foreign Policy dergisinden Rick Rowden’a göre ise; gelişmiş ekonomilerle (ABD, Kanada, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Singapur) gelişmekte olan ekonomileri (Brunei, Şili, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam) bir araya getiren bu anlaşma, eşit güçte olmayan devletleri aynı kurallara göre yarışmaya zorlayan adaletsiz bir niteliktedir.[15] Bu nedenle, anlaşma nedeniyle gelişmekte olan ülkelerin firmaları ve yeni gelişen sektörleri çok zor rekabet koşullarıyla karşılaşabilir ve sonuçta, gelişmiş ülkelerin firmaları karşısında teslim bayrağı açabilirler. Anlaşmanın bir diğer zorluğu ise, bu anlaşmanın ulusal hukuk sistemlerinin üzerinde birtakım sonuçlarının olacak olmasıdır. Rowden’ın belirttiği diğer olumsuz unsurlar ise; anlaşmanın ülkeleri finansal krizlere daha açık hale getirebilecek olması, kamu sağlığı konusunda sorunlar yaratması, gelişmekte olan ülkelerin teknolojiye erişimine engel olması ve Asya ekonomik gelişiminin mimarı olarak gösterilen devlet kontrolündeki ya da devlet destekli şirketleri zor durumda bırakmasıdır.[16]  

Anlaşmaya jeopolitik bir perspektiften bakıldığında ise, ABD’nin Asya’da Çin’in agresif ekonomik büyüme ve yayılma stratejisine karşı bir denge unsuru olarak Trans-Pasifik Ortaklığı’nı devreye soktuğu iddia edilebilir. Zira Asia Pivot politikasını başlatan Başkan Obama’nın da bir defasında söylediği gibi, “Bölgedeki kuralları biz yeniden yazmazsak, Çin yeniden yazacaktır”.[17] Unutulmamalıdır ki, Çin’in öncülüğünde yeni kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası[18], IMF ve Dünya Bankası’na dayalı ve şu günlerde bazı ülkelerde pek de popüler olmadığı görülen Bretton Woods sisteminin temellerini sarsan iddialı bir hamledir.[19] Dahası, Çin’in Asya-Pasifik bölgesi başta olmak üzere, Afrika, Ortadoğu ve daha birçok coğrafyada yaptığı cazip ikili ekonomik anlaşmalar ve uluslararası anlaşma girişimleri, bu ülkeyi ABD karşısında ekonomik olarak her geçen gün daha avantajlı konuma getirmektedir.[20] ABD’nin bu gibi hamlelere askeri yöntemler yerine ekonomik yöntemlerle cevap vermesi ise, dünya barışı ve ekonomik istikrar adına olumlu karşılanmalıdır. Zira -serbest piyasa ekonomisinin temel mantığına da uygun olarak- ABD ve Çin arasında artan ekonomik rekabet, bölge ülkelerinin ve dünya ekonomisinin gelişimine daha büyük katkılar sağlayabilir. Çin’in yakın zamana kadar “kendisini çevrelemek” olarak gördüğü bu hamleye, şimdilerde daha ılımlı bakmasıysa, bu ülkenin de serbest piyasa ekonomisinin rekabet koşullarına riayet etmek istediğini gösteren önemli bir gösterge olarak okunmalıdır.   

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Jackie Calmes (2015), “Trans-Pacific Partnership Is Reached, but Faces Scrutiny in Congress”, The New York Times, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.nytimes.com/2015/10/06/business/trans-pacific-partnership-trade-deal-is-reached.html.
[2] Resmi web sitesi için; https://ustr.gov/tpp/.
[5] Chris Daniels (2008), “First step to wider free trade”, The New Zealand Herald, 10.02.2008, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.nzherald.co.nz/business/news/article.cfm?c_id=3&objectid=10491556.
[6] “Trans-Pacific Partnership”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/Trans-Pacific_Partnership.
[7] Joshua Kurlantzick (2015), “Who Else Will Join the TPP?”, CFR, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://blogs.cfr.org/asia/2015/06/29/who-else-will-join-the-tpp/.          
[8] David Francis & John Hudson (2015), “Obama Finally Gets His Pacific Trade Deal”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2015/10/05/obama-finally-gets-his-pacific-trade-deal/.
[9] “Trans Pasifik Ortaklığı'nda anlaşma sağlandı”, Ntvmsnbc, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.ntv.com.tr/ekonomi/trans-pasifik-ortakliginda-anlasma-saglandi,ugwBC01D4U27E_8FXMVcGg.
[10] Anthony Fendom (2015), “Trans-Pacific Partnership: Hawaii Talks End Without Deal”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://thediplomat.com/2015/08/trans-pacific-partnership-hawaii-talks-end-without-deal/.
[11] “Hillary Clinton Trans-Pasifik anlaşmasına itiraz etti”, Bloomberg HT, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1829128-hillary-clinton-trans-pasifik-anlasmasina-itiraz-etti.
[12] Randi Brown (2015), “TPP? TTIP? Key trade deal terms explained”, Brookings, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.brookings.edu/blogs/brookings-now/posts/2015/05/20-trade-terms-explained.
[13] Bates Gill & Tom Switzer (2015), “The TPA Victory: America's Place in the Pacific Century Secured?”, The National Interest, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://nationalinterest.org/feature/the-tpa-victory-americas-place-the-pacific-century-secured-13197.  
[14] Joseph Stiglitz & Adam Hersh (2015), “The Trans-Pacific Free-Trade Charade”, Social Europe, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.socialeurope.eu/2015/10/the-trans-pacific-free-trade-charade/.
[15] Rick Rowden (2015), “9 Ways the TPP Is Bad for Developing Countries”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2015/07/07/9-ways-the-tpp-is-bad-for-developing-countries/.
[16] Rick Rowden (2015), “9 Ways the TPP Is Bad for Developing Countries”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2015/07/07/9-ways-the-tpp-is-bad-for-developing-countries/.
[17] Gerald F. Seib (2015), “Obama Presses Case for Asia Trade Deal, Warns Failure Would Benefit China”, The Wall Street Journal, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://www.wsj.com/articles/obama-presses-case-for-asia-trade-deal-warns-failure-would-benefit-china-1430160415.
[18] Web sitesi için; http://www.aiibank.org/.
[19] Rebecca Liao (2015), “Out of the Bretton Woods”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: https://www.foreignaffairs.com/articles/asia/2015-07-27/out-bretton-woods.
[20] Bu konuda bir yazı için; Anthony Fendom (2015), “China Deals Up Pressure On TPP”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 09.10.2015, Erişim Adresi: http://thediplomat.com/2015/06/china-deals-up-pressure-on-tpp/.   

German Marshall Fund 2015 Yılı Türkiye'nin Algıları Araştırması

00:29 Add Comment

German Marshall Fund’un 2015 yılı “Türkiye’nin Algıları” konulu araştırmasının sonuçları, bugünlerde kurumun internet sitesinden yayınlandı.[1] Bu yazıda araştırmanın en önemli bulgularına dikkat çekeceğim.

Öncelikle araştırmanın metodolojisi hakkında kısaca bilgi verelim. Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin maddi desteğiyle gerçekleştirilen araştırma, 4 Temmuz-13 Temmuz 2015 tarihleri arasında toplam 16 şehir ve 125 mahallede 1018 farklı kişiyle yüzyüze yapılan mülakatlar şeklinde yürütülmüştür. Araştırmanın soruları, GMF Ankara Ofisi çalışanları ve merkezi İstanbul’da bulunan bağımsız bir araştırma kuruluşu olan Infakto RW çalışanlarından oluşan bir proje ekibi tarafından hazırlanmıştır. Araştırma sonuçlarında en dikkat çeken unsurlar ise şöyle özetlenebilir;

1. Ekonomide Karamsar Bakış Hakim: Araştırmaya göre; son yıllarda ekonomideki büyüme oranı yüzde 7-8’lerden önce yüzde 5’lere, daha sonra da yüzde 2’lere kadar düşen Türkiye ekonomisine paralel olarak, Türkiye halkında yakın geleceğe yönelik ekonomik beklentiler oldukça karamsardır. Ankete katılanların % 47’si ekonominin son 5 yılda daha kötü hale geldiğini söylerken, % 39’u daha iyi olduğunu belirtmiştir. Ailelerinin ekonomik durumu sorulduğunda ise, katılımcıların % 43’ü son 5 yılda durumlarının daha kötü hale geldiğini belirtirken, sadece % 29’u daha iyi hale geldiklerini söylemiştir. Önümüzdeki 12 ay hakkındaki görüşler sorulduğunda, yanıt verenlerin % 44’ü Türkiye’nin ekonomik durumunun daha kötüye gideceğini söylerken, % 28’i daha iyiye gitmesini beklediğini belirtmiştir. Benzer şekilde, yanıt verenlerin % 38’i ailelerinin ekonomik durumunun gelecek 12 ayda daha kötüye gideceğine inandığını belirtirken, % 24’ü daha iyiye gitmesini beklediğini söylemiştir. Ekonomideki karamsar bakış, 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerinde iktidar partisi AKP’nin işinin zor olduğunu göstermektedir.

2. “Değerli Yalnızlık” Sosyolojik Tabanlı: Araştırmaya göre; Türk Dış Politikası’nın son dönemde yaşadığı ve kimilerince “değerli yalnızlık” olarak ifade edilen sorunlar, yalnızca bir dış politik tercih ya da hatalı dış politika kararları olmaktan öte, Türk halkının özlem ve isteklerini yansıtmaktadır. Zira anket sonuçları incelendiğinde, Türk halkının Azerbaycan dışında hiçbir ülkeye yarıdan fazla oranda güvenmediği ortaya çıkmaktadır. Araştırmaya katılanların % 63’ü, Azerbaycan hakkında olumlu görüşe sahiptir. Azerbaycan’ı, Avrupa Birliği (% 41) ve Almanya (% 38) takip etmektedir. Stratejik bir müttefik olan ABD içinse, olumlu görüş ifade edenlerin oranı sadece % 23’tür. Kamuoyunun diğer ülkelere dair olumsuz görüşleri, Türkiye’nin komşularının birçoğunu da içermektedir. Rusya, komşu ülkeler arasında Azerbaycan’dan sonra en olumlu algılanan ülke olsa da, sadece % 26 tarafından olumlu algılanmaktadır. İran ve Kuzey Irak, % 20’nin üzerinde olumlu görüş ile Rusya’yı takip etmektedir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi için yanıt verenlerin % 22’si olumlu düşünmektedir. Bu oran, Irak merkezi hükümeti için olumlu düşünenlerin oranından (% 17) biraz fazladır. Diğer iki komşu ülke olan Yunanistan ve Suriye için olumlu düşünenlerin oranı da benzerlik göstermektedir (sırasıyla % 15 ve % 14). Türkiye’nin diğer yakın komşuları olan Ermenistan ve İsrail, yanıt verenlerin haklarında en olumsuz düşündüğü ülkelerdir (sırasıyla % 10 ve % 8). Bu durum, Türk Dış Politikası’nda popülist eğilimlere kulak vermenin Türkiye’yi giderek yalnızlaştıracağına dikkat çekmekte ve dış politikanın -doğası gereği- halk tercihlerinden farklı dizayn edilmesi gereken teknik bir iş olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bunun dış politikaya getirebileceği zaafiyetler de dikkate alındığında (örneğin İsrail’le ilişkileri düzeltmek, ABD ile ilişkileri daha popüler hale getirmek), Türk Dış Politikası’nda çok daha fazla oranda algı yönetimi ve yönlendirme yapmak gerektiği ortadadır. Bunun yanında, Türkiye’nin Azerbaycan'la dostluğu (Ermenistan’la ilişkiler ve Dağlık Karabağ Sorunu) konusunda -AB’nin ya da ABD’nin baskıları dahi olsa- geri adım atması artık imkansızdır. Zira bu iki ülke halkı, adeta birbirlerine kenetlenmişlerdir.

3. En Güvenilen Uluslararası Kurum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: Uluslararası kurumlara güven incelendiğinde ise; çok güvenilen kurumlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (% 44) ve İslam İşbirliği Teşkilatı (% 39) olarak kaydedilmiştir. Avrupa Birliği (% 39) ise, en fazla güvenilen üçüncü uluslararası kurumdur. En önemli uluslararası kurumlar arasında yer alan NATO ve Birleşmiş Milletler, yanıt verenlerin sadece üçte biri tarafından güvenilir olarak nitelendirilmiştir. Bu iki kurum, yanıt verenlerin yalnızca % 26’sının güvenilir bulduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’ndan biraz daha iyi konumdadır. Uluslararası finansal kurumlara duyulan güven daha da düşük düzeydedir. Yanıt verenlerin sadece dörtte biri (% 25) Dünya Bankası’na güvendiğini söylerken, İMF söz konusu olduğunda bu rakam % 16’ya kadar düşmektedir. Bu konuda da Türkiye kamuoyuna yönelik Batı kurumlarını sevdirici çalışmalar yapılması gerekli olduğu görülmektedir. 

4. En Önemli Stratejik Ortak ABD: Araştırmaya göre; Türklerin çoğunluğu ülkelerinin stratejik ortağını teşhis edemiyorken, ABD diyenler, bir stratejik ortak belirleyebilenler arasında en yüksek orana sahiptir (% 27). Bu durum da, olumsuz bakışa rağmen yine de Türklerin en önemli stratejik ortak olarak Amerika’yı gördüğünü teyit etmektedir. Türkiye’nin uluslararası konularda kiminle işbirliği yapması gerektiği sorulduğunda, katılımcıların % 29’u Türkiye’nin yalnız hareket etmesi gerektiğini söylemektedir. Öte yandan, % 25 Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleri ile işbirliği yapmasını isterken, % 14 ABD’yi tercih etmiştir. Bu iki oran bir araya getirildiğinde, Batı ülkeleriyle işbirliği yapmayı tercih edenlerin oranı % 39’a varmaktadır. Yanıt verenlerin % 10’u Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleri ile işbirliği yapmasını isterken, sadece % 4’ü Rusya’yı tercih etmiştir. Batı’ya destek oranı az gözükse bile, Rusya ve Çin’e desteğin son derece marjinal düzeyde kaldığı da hesaba katılırsa, Türkiye’nin Batı ittifakındaki yerinin korunduğu, ancak bu yönde daha teşvik edici bir politika izlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Obama yönetiminin ve Obama’nın kişisel popülaritesinin, Türkiye’nin ABD’ye bakışında -George W. Bush dönemine kıyasla- bir iyileşme yarattığı, ancak bunun yeterli olmadığı da görülmelidir.

5. NATO’ya Destek Güçlü: Anket sorularına yanıt verenlerin % 38’i NATO’nun hala gerekli olduğuna inanırken, % 35’i artık gerekli olmadığını düşünmektedir. “Hiç fikrim yok / Cevap yok” oranının (% 27) yüksek düzeyde seyretmesi ise, Türkiye kamuoyunda NATO’nun rolü hakkında farkındalığın düşük olmasının bir göstergesi olabilir. Yine de fikri olmayanların oranı iki gruba eşit olarak dağıtıldığında, NATO’ya desteğin % 50’den fazla olduğu görülmektedir. Bu da, Türkiye’nin Batı askeri alyansındaki yerinin daha uzun yıllar güvencede olacağını müjdelemektedir.

6. AB Üyeliği Halen Destekleniyor: Ankete katılanların % 41’i AB için olumlu düşündüğünü söylerken, yanıt verenlerin % 44’ü de Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin Türkiye ekonomisi için iyi olacağını belirtmektedir. AB üyeliğinin Türkiye ekonomisi için kötü olacağını düşünenler ise % 23’te kalmıştır. Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye ekonomisi için iyi olacağına inandığını söyleyenlere bunun gerekçesi de sorulmuştur. Olası seçenekler listesi içinde yanıt verenlerin % 45’i “Avrupa Birliği’nin Avrupa ülkelerinin ekonomilerini güçlendirdiğini”, % 21’i “Avrupa Birliği’nin sınırları dahilinde seyahat, çalışma ve eğitim özgürlüğü tanıdığını”, % 18 “Avrupa Birliği’nin Avrupa’da barışı ortamını koruduğunu” ve % 9’u da “Avrupa Birliği’nin beraber hareket etmesi gereken demokratik yönetimlerin oluşturduğu bir topluluk olduğunu” söylemişlerdir. Benzer şekilde, Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye ekonomisi için kötü olacağına inananlara da bunun nedenleri sorulmuştur. Olası seçenekler listesi içinde yanıt verenlerin % 32’si “Avrupa Birliği’nin Türk ekonomisine zarar verdiğini”, % 23’ü “Avrupa Birliği’nin Türk kültürüne zarar verdiğini”, % 20’si “Avrupa Birliği’nin demokratik olmadığını” ve % 12’si “Brüksel’in elindeki yetkinin çok fazla olduğunu” söylemişlerdir. AB üyeliğinin halen bu derece güçlü oranda desteklenmesi şaşırtıcıdır. Bu, daha çok Türkiye’deki seküler-Atatürkçü tabanın Batıcı (Avrupacı) kültür tercihleri ve yaşam tarzlarının bir sonucu olarak görülmelidir. Zira AB’nin politikaları pek sevilmese de, konu yaşam tarzı ve kültüre geldiğinde, seküler kesimler için ABD ve AB, İslam dünyasına kıyasla çok daha iyi bir tercihtir.

7. İçe Dönük Bakış Güçlü: Araştırma, Türkiye kamuoyunda dış politikayla ilgili olarak güçlü bir izolasyonist (içe kapanmacı) eğilim olduğunu da gözler önüne sermiştir. Yanıt verenlerin % 70’i Türkiye’nin ilk önce kendi iç sorunlarıyla ilgilenmesini isterken, sadece % 20’si Türkiye’nin Orta Doğu, Balkanlar ve Orta Asya’da daha aktif bir rol oynamasını talep etmektedir. Yanıt verenlerin çoğunluğu (% 51) mevcut dış politikayı onaylamazken, % 41’i onay vermektedir. Onaylayanların yüzdesi, belirli politika alanlarından söz edildiğinde daha da düşmüştür. Türk dış politikasının belirli alanlara katkısı sorulduğunda, yanıt verenlerin % 40’ı Türk şirketleri için iş fırsatlarını geliştirdiğini söylerken, % 51’i bu görüşe katılmamıştır. Yanıt verenlerin % 38’i hükümetin dış politikasının Türkiye’nin liderlik rolüne katkıda bulunduğunu belirtmiş, ancak % 54’ü bu görüşe katılmamıştır. Son olarak, % 36 hükümetin dış politikasının Batı dünyası ile ilişkileri iyileştirdiğini söylemiş, % 55 ise buna karşı çıkmıştır. Bu sonuçlar, Arap Baharı’nın çökmesiyle yeni-Osmanlıcı hayalleri suya düşen Türkiye’de, son dönemde içe kapanmacı eğilimlerin yeniden güçlendiğini göstermektedir.

8. Suriye Konusunda Askeri Seçeneklere Soğuk Bakılıyor: Araştırmaya katılanların çoğunluğu (% 57) Suriye’de Esad rejimine karşı mücadele veren kuvvetleri destekleyecek bir askeri müdahaleye karşı çıkmakta, % 29’u ise askeri müdahaleyi desteklemektedir. Böylesi bir askeri müdahale olması durumunda Türkiye’nin ne yapması gerektiği sorulduğundaysa, % 37 Türkiye’nin tamamen bu işin dışında kalması gerektiğini söylerken, % 30 Türkiye’nin askeri olmayan yollarla bu müdahaleyi desteklemesi gerektiğini ve % 17 de Türkiye’nin aktif şekilde koalisyona katılması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin bir tampon bölge oluşturmak üzere Suriye’ye birlik yollaması fikri, bölge halkının IŞİD’e karşı korunmasını gerektiren bir durum olması hariç tutulduğunda, Türk halkı tarafından desteklenmemektedir. Genel olarak sorulduğunda, yanıt verenlerin sadece % 29’u tampon bölge fikrini desteklemektedir. Sorular detaylandırıldığında ise, % 35 Suriyeli muhalifleri Esad rejimine karşı korumak için Türk birliklerinin tampon bölgeye katılmasını destekleyeceğini belirtmiştir. % 37, bölgede bir Kürt bölgesinin oluşmasını engellemek için PYD’ye karşı bir tampon bölge oluşturulmasını destekleyeceğini söylemiştir. Çoğunluk, hangi senaryo geçerli olursa olsun birlik yollamaya karşı çıksa da, % 47 bölge halkını IŞİD’e karşı korumak için bir tampon bölge oluşturmak üzere birlik yollama fikrini desteklemektedir. % 42 ise buna taraftar değildir. Bu sonuçlar, ilerleyen dönemde Suriye’ye yönelik Batı merkezli bir askeri müdahale söz konusu olursa, Türkiye’nin rolünün daha çok ikincil (yardımcı) düzeyde kalabileceğini göstermektedir. Ancak kamuoyunun doğru yönlendirilmesi durumunda, askeri müdahale yönündeki istekler hızla artabilir. Zira IŞİD, Suriye’de bağımsız Kürt Devleti (PYD) ve Esad rejimi konularında Türk halkında farklı oranlarda yüksek olumsuz görüşler söz konusudur. Bunlar bir araya getirildiğinde, müdahalecilik eğilimleri yüksek bir düzeye gelebilir.

9. IŞİD’e Bakış Olumsuz: Araştırma, Türkiye kamuoyunda IŞİD karşıtlığına dair geniş bir görüş birliği olduğunu göstermektedir. Sorulara yanıt verenlerin % 91’i IŞİD’in bir terör örgütü olduğunu söylerken, % 82’si de IŞİD’in Türkiye için bir tehdit olduğunu belirtmiştir. Ancak Türkiye’nin IŞİD’e karşı kurulan koalisyona katılıp katılmaması ve nasıl katılacağı konusunda görüş farklılığı mevcuttur. Yanıt verenlerin % 38’i Türkiye’nin bu koalisyonun tamamen dışında kalması gerektiğini söylerken, % 24’ü Türkiye’nin koalisyona aktif şekilde katılması gerektiğini ve % 23’ü de Türkiye’nin koalisyonu askeri olmayan yollarla desteklemesi gerektiğini belirtmiştir. İslamcılığın iktidarda ve popüler olduğu bir dönemde IŞİD’e yönelik bu güçlü olumsuz bakış, Türk Müslümanlığının farklı çizgisini teyit etmekte ve geleceğe yönelik umutları arttırmaktadır.

10. İran’a Bakış Olumlu Değil: Ankete katılanların % 46’sı İran’ı Orta Doğu’da Türkiye için bir rakip olarak nitelendirirken, % 41’i ise bu görüşe katılmamıştır. Yanıt verenlerin sadece % 38’i İran’ın Türkiye’nin çıkarları için gerçek bir tehdit olduğunu söylerken, % 47 buna katılmadığını belirtmiştir. Katılımcıların % 38’i İran’ın Türkiye’nin güvenliği açısından bir tehdit olduğuna inanırken, % 49’u bu görüşe katılmamaktadır. Bu da, son dönemde İran’a karşı bakışın yeniden olumsuz bir gidişe yöneldiğini göstermektedir. Ancak bu bakışın henüz rekabet düzeyinde olduğu ve düşmanlık seviyesine ulaşmadığı görülmektedir.

Sonuç olarak, anket sonuçları incelendiğinde; Türkiye’nin son yıllarda ekonomik olarak duraksaması ve dış politikada çıkmaza girmesinin ülke halkında bir karamsarlığa yol açtığı, bu nedenle geleceğe yönelik olumsuz bakışın son dönemde ağır basmaya başladığı görülmektedir. Dış politika açısından genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Türk halkında Batı dünyasına yönelik çok olumlu bir bakış olmasa da, alternatifler arasında halen ABD ve AB’nin ağır basması, dış politikada Türkiye’nin Batı ittifakındaki yerinin kalıcı olduğunu göstermektedir. Bu durum da, Türkiye’nin geleceği adına olumlu bir eğilim olarak görülmelidir. 
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


Suriye İç Savaşı ve Dünya Dengeleri

02:19 Add Comment

4. yılını dolduran Suriye iç savaşı, son haftalarda yaşanan diplomatik gelişmeler ve savaşa bağlı olarak gelişen mülteci dramının etkilerinin Avrupa’ya ulaşması nedeniyle son dönemde dünya basınında yine en önemli gündem maddesi haline geldi. Bu yazıda, Suriye iç savaşının dünya siyasetine etkilerini, ABD-Rusya ilişkileri çerçevesinde yaşanan son gelişmelerle birlikte sizlere özetlemeye çalışacağım.

En güncel gelişme ile başlamak gerekirse, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasının[1] hemen ardından başlayan Rusya’nın IŞİD’e yönelik hava operasyonları, Suriye iç savaşının en son önemli gelişmesi olarak dikkat çekmektedir.[2] Kısa bir süre önce Fransa’nın da ilk kez Suriye topraklarında IŞİD’i vurmaya başladığını hatırlıyoruz.[3] Ancak bu tip operasyonların IŞİD’i toptan yok etmesinin zor olduğu ve yalnızca iç savaşı bir tarafın kazanmasını engellediği söylenebilir. Ayrıca son dönemde Putin ve Rusya’nın bu konuda son derece profesyonel bir algı yönetimi yaptığını da görmek gerekir. Zira Rusya; bu şekilde hem Suriye’de IŞİD’i öne çıkararak Esad yönetiminin yaptığı katliamları unutturmakta, hem de uluslararası hukuka aykırı olarak Ukrayna’dan Kırım’ı koparması meselesini arka plana itmektedir. Ayrıca bu şekilde Putin, dünya liderliği konusunda ABD Başkanı Barack Obama’dan da rol çalmayı başarabilmektedir.[4]

Ancak bu çabalar, Rusya için yeterli olmayabilir. Zira The New York Times gazetesi başyazarı Thomas Friedman’ın vurguladığı önemli bir husus; Rusya’nın Suriye’deki Esad yönetimine fiili destek olmasının Sünni ülkelerle arasını açabilecek olması, bu ülkenin kendi Müslüman nüfusunda tepkilere neden olabilecek olması ve IŞİD’in Rusya tarafından yok edilmesi durumunda dahi, Suriye’de halkın çoğunluğunu oluşturan Sünni gruplara karşı varil bombası ve hatta kimyasal silah kullanan Esad yönetimiyle -ılımlı dahi olsa- hiçbir Sünni grubun masaya oturmak istemeyecek olmasıdır.[5] Friedman’ın Rusya’nın Sünni dünyasıyla ilişkileri ve özellikle kendi Müslümanlarının tepkileri konusundaki görüşleri biraz abartılı olsa da (zira Rusya kendi Müslümanlarını sakin tutabilmek için akıllı bir strateji yürütmekte ve Moskova’da Avrupa’nın en büyük camiini inşa ederek onların gönlünü kazanmaya çalışmaktadır.[6] Ayrıca Sünni dünyası ve Arap ülkeleriyle de ilişkiler eskisinden daha kötü değildir.), geçiş süreci hakkında söyledikleri doğrudur. Zira bugün IŞİD nedeniyle gözden kaçırılmaya çalışılan önemli bir gerçek, Suriye’deki sivil katliamlarının büyük çoğunluğunu Esad yönetimi ve Suriye Ordusu’nun yapıyor olmasıdır. The Independent gazetesinde yayınlanan bir habere göre; Ocak-Temmuz 2015 döneminde Suriye’deki sivil ölümlerinden 7.894’ü Suriye yönetimi, 1.131’i IŞİD, 734’ü diğer silahlı muhalif gruplar, 125’i uluslararası koalisyon güçleri (hava saldırıları), 80’i PYD tarafından gerçekleştirilmiştir.[7] Bu da, Suriye’de bir geçiş sürecinde Rusya’nın koşulsuz destek verdiği Beşar Esad ve yönetiminin işinin çok zor olduğunu göstermektedir. Unutulmamalıdır ki, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, daha önce yaptığı bir açıklamada Guta’da gerçekleştirilen kimyasal saldırı hakkında ellerinde güçlü delillerin olduğunu belirtmişti.[8] Dolayısıyla, Suriye’de silahların susması ve geçiş döneminin ardından bir savaş suçları mahkemesinin kurulması durumunda, Beşar Esad yönetiminin işi oldukça zordur. Belki de bu nedenle, Esad yönetimi için anlaşarak geri çekilmek ya da ülkenin bölünmesine destek olmak, ilerleyen süreçte daha makul bir seçenek haline gelebilir. Türk gazeteci Cengiz Çandar’ın geçen hafta Putin-Erdoğan görüşmesi ardından kaleme aldığı bir yazı, bu konuda ilerleyen süreçte Türkiye’nin Rusya’dan bu yönde talepte bulunabileceğini iddia ediyordu.[9]

Bunun yanında, Chatham House’dan Dr. Neil Quilliam’ın yazdığı bir rapor, Esad’ın geçiş sürecinde de rol oynamasının zor olduğuna dikkat çekmektedir. Buna göre; 1-) Geçiş süreci ifadesi muğlaktır ve Esad’a Batı’da güvenilmemektedir, 2-) Suriye Ulusal Konseyi’nin de, bu kadar yıllık savaşın ardından tabanını anlaşmalı bir geçişe ikna etmesi kolay değildir, 3-) Silahlı gruplar kontrol alanlarını genişletirken, Esad’lı bir çözüm sürecinde bu yetkinliklerini bırakmak istemeyeceklerdir, 4-) Türkiye ve Suudi Arabistan, Esad’ın gidişi konusunda çok net tavır almışlardır (gerçi Türkiye ilk kez Esad’lı geçiş sürecine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından yeşil ışık yakmıştır[10]), 5-) Esad’ın kimyasal silah kullanmasına rağmen geçiş sürecine dahil edilmesi, muhalefetin uluslararası güçlere duyduğu güveni azaltmakta ve IŞİD’e desteği arttırmaktadır.[11] Tüm bu nedenlerle, ABD-Rusya arasında Esad’lı geçiş sürecine yönelik konuşmalara başlansa da[12], bu ihtimal o kadar da güçlü değildir. Bu noktada, son günlerde ABD Başkanı Barack Obama ve Dışişleri Bakanı John Kerry arasında oluşan farklılıklar da dikkat çekici bir hal almaya başlamıştır. Nitekim Kerry, “Rusya, Esad'ı masaya getirirse müzakereye hazırız” derken[13], Başkan Obama, BM konuşmasında Esad’ı bir “tiran” olarak nitelendirmiş ve geçiş sürecinde rol almaması gerektiğini belirterek, derhal görevinden ayrılması gerektiğini söylemiştir.[14] Bu da, ABD Başkanlık seçimleri yaklaşırken, ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanı arasında yaşanan oldukça ilginç bir nüansa işaret etmektedir.

Bütün bunların yanında, unutmamak gerekir ki, Rusya’nın kısa bir süre önce Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, uluslararası hukukla bağdaşmayan ve ileride bu ülkeyi sıkıntıya sokabilecek bir gelişmedir. Rusya’nın Ukrayna ve Suriye gibi iki farklı cephede yorulmaya başlaması, Batı’nın ekonomik izolasyonları nedeniyle ekonomik gidişatın da kötü olduğu düşünülürse, bu ülkeyi orta ve uzun vadede ciddi anlamda yıpratabilir. Zira Rusya’nın kendi nüfuzu altında tuttuğu bazı bölgelerde de önemli sorunları bulunmaktadır. Örneğin, Rusya’nın Dağlık Karabağ meselesindeki Ermeni yanlısı ve -BM kararlarına rağmen- işgalci güçleri destekleyen tavrı, Azerbaycan halkında bu ülkeye yönelik büyük tepkilere neden olmaktadır. Bir diğer örnek olarak, Gürcistan, yıllardır Batı yönelimini sağlamlaştırmak ve NATO’ya üye olmak isteyen bir ülkedir. Keza Ukrayna da, son dönemde AB ve NATO üyeliği için son derece isteklidir. Basında hiç gündeme getirilmemesine karşın, Ermenistan’da dahi, ABD ve AB’deki diyaspora gruplarının etkisi nedeniyle Rusya’dan ziyade AB ve Batı dünyasına yanaşmak isteyen kesimler bulunmaktadır. Bu nedenle, Rusya’nın birden çok cephede yorgun düşmesi, “yakın çevre” adını verdiğini ve kontrol altında tutmaya çalıştığı Kafkasya bölgesinde yeni krizleri kolaylıkla tetikleyebilir. Rusya, bugüne kadar bu bölgedeki ülkeleri güç ve sertlikle (zaman zaman da enerji kartını kullanarak) kontrol altında tutmayı başarmıştır. Ancak bu ülkenin son yıllarda meşruiyet yaratmaktaki krizi, Sovyetler Birliği dönemine göre bile daha fazladır. Zira Rusya, SSCB’nin çökmesinin ardından Batı’nın kötü bir kopyası olmuştur. Eğer Rusya kendisine özgü bir ideoloji yaratamaz ve çekim merkezi olamazsa, kapitalizm ve demokrasi konusunda Batı ile rekabet etmesi imkansızdır. Putin’in güçlü liderliği, şimdilik bir çöküşü engellese de, meşruiyet ve sempatiyle desteklenmeyen bir gücün sonsuza kadar dayanması imkansızdır.           

Rusya’nın eline zorlaştıran bir diğer faktör de Suriye iç savaşının uzamasına bağlı olarak gelişen mülteci ya da göçmen krizidir. Bugüne kadar mültecilere fiziki yardım anlamında Türkiye (2 milyon), Ürdün (1,4 milyon) ve Lübnan (1,2 milyon) gibi ülkeler öne çıkarken, finansman anlamında da Avrupa Birliği (4,4 milyar dolar), Amerika Birleşik Devletleri (4,2 milyar dolar) ve Birleşik Krallık (1,4 milyar dolar) en fazla sorumluluk alan ülkelerdir.[15] Dolayısıyla, Rusya’nın Esad’a destek politikalarının neticesinde, Batı ülkelerinin ekonomileri ve bölge ülkelerinin demografik yapıları ve ekonomileri de ciddi anlamda bozulmuştur. Rusya’ya yönelik tepkileri güçlendiren bir diğer faktör de, işte bu sürecin yarattığı yıkıcı etkilerdir. Bu durum, Avrupa'da göçmen karşıtı ırkçı aşırı sağ hareketlerin de güçlenmesine neden olmakta ve Avrupa Birliği'ni ve Avrupa demokrasilerini sarsmaktadır. Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde, enerji ve inşaat sektörleri başta olmak üzere birçok alanda bu ülkenin verimli bir iş sahasına dönüşebileceğini düşünen şirketler de hesaba katıldığında, Rusya’nın oyunbozan tavrını çok uzun süre devam ettirebilmesi mümkün değildir.

Rusya’nın diplomatik bir çözüme engel olması durumunda ise, Suriye krizinin çözümü 2016 ABD Başkanlık seçimlerinin ardından göreve başlayacak yeni ABD Başkanı’nın tavrıyla doğrudan ilişkili hale gelecektir. ABD’nin yeni Başkanı’nın Suriye krizini çözmek için askeri yöntemleri tercih etmesi durumunda, ABD, bu bölgeye askeri olarak yerleşebilir. Özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin, İsrail’le olan güçlü bağlar nedeniyle bu tarz askeri yöntemlere sıcak baktığı gayet iyi bilinmektedir. Başkan adayları arasında yer alan Jeb Bush, babası ve ağabeyinin Ortadoğu politikaları da düşünüldüğünde, bu tarz bir müdahale için ideal isim haline gelebilir. Demokrat bir Başkan dahi (Hillary Clinton’ın adaylığı garanti gibidir), IŞİD terörü ve Esad katliamları nedeniyle bu durumun sürdürülemez olduğuna kanaat getirirse, bir askeri müdahaleye sıcak bakabilir. Bu nedenle, ABD’nin bir askeri müdahaleyi gündeme alması durumunda, konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin gündemine gelecektir. Burada ABD, Fransa ve Birleşik Krallık dışında Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun da yer alması, buradan geçebilecek bir kararı zorlaştırabilir. Çin, bu konuda ABD’ye daha yakın durabilecekken, Rusya, şimdilik ABD’ye karşıt duracak gibi gözükmektedir. BM kararı olsun veya olmasın, ABD’nin Suriye’ye bir askeri müdahalesi gerçekleşirse, Rusya’nın Suriye’nin güneyindeki askeri kapasitesi de düşünüldüğünde, bu durum Suriye’nin bölünmesiyle sonuçlanabilir. ABD’nin böyle bir işe girişmesi durumunda, bir diğer önemli sorunu ise Türkiye ve Kürtler dengesini iyi tutturmak zorunda olması olacaktır. Şimdilerde IŞİD’e karşı savaştığı için ABD’nin terörist listesine dahil edilmeyen PKK’nın Suriye uzantısı PYD[16], Türkiye’nin dahil olduğu bir süreçte kuşkusuz arka planda kalabilir. Türkiye’nin bu sürecin dışında kalması durumunda ise, Kürtlerin eline Büyük Kürdistan’ın kurulması konusunda tarihi bir fırsat geçebilir. Ancak ABD’de yeni seçilecek Başkan’ın Suriye konusunda askeri seçenekleri reddetmesi durumunda, Suriye iç savaşı ve göçmen krizi, daha uzun yıllar dünya basınının gündeminde yer almaya devam edecektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Konuşmanın tamamı buradan izlenebilir; https://www.youtube.com/watch?v=q13yzl6k6w0.
[2] “Syria crisis: Russian air strikes against Assad enemies”, BBC, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-middle-east-34399164.  
[3] “La France a mené ses premières frappes en Syrie”, Le Monde, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/proche-orient/article/2015/09/27/la-france-a-mene-ses-premieres-frappes-en-syrie_4773677_3218.html#HCKvK7WFOetQKkuC.99.
[4] Stephen Collinson (2015), “Vladimir Putin steals Barack Obama's thunder on the world stage”, CNN, 29 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://edition.cnn.com/2015/09/28/politics/obama-putin-un-syria-isis/index.html.
[5] Thomas Friedman (2015), “Syria, Obama and Putin”, The New York Times, 30 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.nytimes.com/2015/09/30/opinion/thomas-friedman-syria-obama-and-putin.html.
[6] “Islam in Russia: Caught between acceptance and rejection”, DW, Erişim Tarihi:  1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.dw.com/en/islam-in-russia-caught-between-acceptance-and-rejection/a-18730925.
[7] “The world's focus is rightly on Isis. But the Syrian regime kills more civilians”, The Independent, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://i100.independent.co.uk/article/the-worlds-focus-is-rightly-on-isis-but-the-syrian-regime-kills-more-civilians--WJMjy5YyDl.
[8] Colum Lynch (2013), “U.N. Chief Says He Has ‘Overwhelming’ Evidence of Chemical Attacks in Syria”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2013/09/13/u-n-chief-says-he-has-overwhelming-evidence-of-chemical-attacks-in-syria-2/.
[9] Cengiz Çandar (2015), “Anadolu'nun Putin'i, Moskova'nın Putin'inden ne aldı?”, Radikal, 25 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/anadolunun_putini_moskovanin_putininden_ne_aldi-1439750.
[10] “Erdoğan: Esad ile geçiş dönemi olabilir”, BirGün, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-esad-ile-gecis-donemi-olabilir-90390.html.
[11] Neil Quilliam (2015), “Five Reasons Why Including Assad in a 'Managed Transition' Will Fail”, Chatham House, 30 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: https://www.chathamhouse.org/expert/comment/five-reasons-why-including-assad-managed-transition-will-fail#sthash.483scEoz.dpuf.
[12] “Kerry: Rusya, Esad'ı masaya getirirse müzakereye hazırız”, Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20150919/1017851524.html.
[13] “Kerry: Rusya, Esad'ı masaya getirirse müzakereye hazırız”, Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20150919/1017851524.html.
[14] “Obama Esad'ı "tiran" olarak nitelendirdi”, Milliyet, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.milliyet.com.tr/obama-esad-i-tiran-olarak/dunya/detay/2123837/default.htm.
[15] “Syrian Refugees Per Capita: Who’s Been The Most & Least Generous”, Brilliant Maps, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://brilliantmaps.com/syrian-refugees/.
[16] “ABD: YPG'yi terörist örgüt olarak görmüyoruz”, Habertürk, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.haberturk.com/dunya/haber/1131455-abd-ypgyi-terorist-orgut-olarak-gormuyoruz.